TRANSFERLER ve Federasyon kurullarındaki istifalar futbol dünyamızın gündeminin zirvesindeki yerini koruyor. Yeni sezona güçlü girebilmek için transfere ağırlık veren her takım gibi, özellikle de şampiyonluk iddiasındaki ‘Büyükler’ sıradan isimler yerine, ‘sansasyonel’ şöhretlerin peşindeler. Ülkemizde şampiyonluk yaşayan dört kulübümüz, her sezona yine aynı ve tek parola ile başlıyor: ‘Şampiyonluk...’. Bu nedenledir ki, şampiyonluğun dışındaki hiçbir derece camialarını mutlu etmiyor. Her ‘alış-verişte’ olduğu gibi, transfer piyasasında da geçerli olan ‘Arz-talep’ kanunudur. ‘Büyükler’ genelde büyük alıcılarıdır. Ne varki, futbol piyasamız fazla üretken olamadığı için de ‘Büyüklerin’ talep ettikleri ‘kaliteli futbolcuyu’ yetiştirememekte. Genelde, ‘gençlere’ de sabırla şans veremediklerinden, çoğunlukla isimleri ön plana çıkan birkaç futbolcuya birlikte talip oluyorlar. Bu da fiyatları çok anormal boyutlara yükseltiyor. Son yıllarda ‘arz-talep’ arasındaki bu dengesizlik, ‘yabancı transferi’ ile giderilmeye çalışılsa da, belirli kesim ‘Türk futboluna zarar verdiği’ gerekçesiyle bu konuda ‘kısıtlamaya gidilmesi’ için baskı oluşturuyor G.Saraylı Ümit Karan’ın Fenerbahçe ile yaptığı ‘flört’ gündeme bomba gibi düştü. 2001-2002 sezonundan bu yana G.Saray formasını giymekte olan Ümit Karan’ın, kulübünde rahatsız olduğu biliniyordu. Bazen hocaları, bazen de takım arkadaşlarıyla olan sorunlarını medyadan izliyorduk. Bu defa yöneticilerinin sözleşmedeki ücretinden ‘indirim’ istemesi sanırım bardağı taşıran damla oldu. G.,Saraylılar’ın ‘etik davranıştan’ söz etmeye hakları olmasa gerek. Zira ilk teklif menajeri Harun Aslan tarafından Fenerbahçe kulübüne yapılmış. Onlar da ‘bonservisini alıp geldiği takdirde’ görüşebileceklerini söylemişler. Öyle, onların Antalya ve Kayserili bazı futbolculara, daha sezon bitmeden yaptıkları gibi ‘ayartma’ filan söz konusu değil. Bilmem, dikkat ediyor musunuz? Artık kulüplerimizde 5-10 senelik kulüpleriyle özdeşleşmiş futbolcu sayısı kalmadı gibi! Artık günümüz futbolunda örneğin ‘Fenerbahçeli Ahmet’ yerine, ‘Fenerbahçe’de oynayan Ahmet’ deyimlerine kendimizi alıştıralım...
|
ÜNLÜ teknik direktör Helenio Herrera’nın bir sözünden alıntı yaparak ‘Sporcu transferi evliliğe benzer. Mutluluk garantisi yoktur...’ diyerek başladığım son yazımla ilgili çok farklı eleştiriler aldım. Ne var ki, benden yana olanların çokluğu beni sevindirmedi de değil hani. Gerçekten de transferde ‘Tam isabet’ sağlamak sanıldığı kadar kolay değil. Deneyimli olmak, ön seziler, pazarlık gücü ve kabiliyeti işin bir yanı. Asıl önemli olan alınan yeni sporcunun ortama ve bünyeye ‘uyum sağlaması’ ve başarısının sürekliliğidir. Kulüplerimiz genellikle dış transferlerde hata yapmakla suçlanıyor. Yaşı ilerlemiş isimlere fazla paralar ödendiği, yetenekli gençleri ise kendilerini kanıtladıktan sonra, ellerinden kaçırdıkları için eleştiriliyor yöneticiler. Eleştiri işin en kolay yanı... Hani ‘hariçten gazel okumak vs’ gibi... Cin gibi, fetbaz menajerlerin cirit attığı, FIFA kurallarının da genellikle futbolculardan yana olduğu bir piyasada gerçekleştirilen bu ‘alış-verişte’ söz konusu olan bir mal, bir eşya değil ki... Duyguları, kaprisleri, alışkanlıkları, bireysel prensipleri olan, toplumun şımartıp el üstünde tuttuğu bir ‘insan’ söz konusu olan... Her ilişkide olduğu gibi risk faktörü ön plandadır. Rüştü’nün transferi üzerine aklıma gelen bir anıyı paylaşmak istedim. Antalyaspor’un ümit milli kalecisi Rüştü Reçber’i Beşiktaş 13 yıl önce transfer ediyordu. Ancak, geçirdiği feci trafik kazası sonucu pek çok yeri kırılmıştı. O zamanki Beşiktaş Başkanı Süleyman Seba Ağabey ‘ Rüştü’nün tekrar futbol oynaması mümkün gözükmüyor . Ben bu riski göze alamam!’ diyerek transferden vazgeçmişti... Hemen devreye girip, her türlü riski göze alarak Rüştü’yü Fenerbahçe ve Türk futboluna kazandırmıştık. Aynı şekilde yıllar öncesinde, rahmetli Dr. Reşat Dermanver ağabey de Ogün Altıparmak’ı, kırık ayağına rağmen Karşıyaka’dan transfer ederek futbolumuza kazandırmıştı. Sporun, futbolun cilvesi bu... Kırık ayakla alıyorsun, yıllarca harikalar yaratıyor. En klasını alıyorsun ama topa ayağını süremiyor!.. Büyük rant kavgasının yaşandığı, günümüz futbolunda, yöneticiler transferlerin sportif katkısı kadar, ekonomik getirisine de bakıyorlar. Pahalı transferlerin kulübe getireceği reklam ve forma satış gelirleri çok önemli. Rüştü ve Yozgatlı’yı aldıkları için çok mutlu olan Beşiktaşlılar’ın, forma satışlarında aynı sevinci yaşayabileceklerini pek sanmıyorum... Zira benzer deneyimleri Ali Güneş, Mustafa Doğan ve Nobre’de yaşadılar...
|
FENER yine bir ‘ilke’ daha imza attı. Bugüne kadar ülkemizde 5.000 taraftarın katıldığı bir imza töreni sanırım ilk defa Saracoğlu Stadı’nda yaşandı... Aslında Fenerbahçe formasını giyecek bu futbolcunun adı Roberto Carlos olursa, zaten yakışanı da bu olurdu... Öteden beri futbolculuğunu çok beğendiğim Roberto Carlos, samimi ve içten davranışları, çevresiyle kurduğu sıcak ilişkiyle kısa zamanda taraftarın sevgilisi oluverdi. Büyük futbolculuk karizması kadar, profesyonelliğin gereklerini en ufak detayına kadar yerine getiren Roberto Carlos’un Fenerbahçe kulübü kadar ülke imajına da çok olumlu katkılar sağlayacağı kanısındayım. Aynı olumlu şeyleri Wederson için de söyleyebilirim. Güçlü fiziği, sürati, bıktırıcı bindirmeleri ve kaliteli sol ayağı ile sanki Roberto Carlos’un dublörü olan bu futbolcu da Fenerbahçe’nin sol kanat sorununa köklü çözüm olacaktır. Orta alan dahil, hücüm hattının her iki kanadında da görev yapabilecek vasıflara sahip genç Colin Kazım’ın izlediğim maç kasetleri beni hayran bıraktı. Ama önemli olan Zico’nun onu en fazla verim vereceği yerde kullanması. Ali Bilgin de beğendiğim bir futbolcu. Alt-yapı eğitimini Almanya’da almış, her iki ayağını da iyi kullanıyor, ofansif yönü ağır bir orta alan futbolcusu. Fenerbahçe’ye katkı sağlar. Ama yine de onun için genç Kerim Zengin’in elden çıkartılmasından yana değilim... Fenerbahçe’nin transfer bilançosunda gelen-giden karşılaştırmasında, bugünden bir ‘Kar-zarar hesabı yapılması daha erken. Takım üç kaptanını peş peşe kaybetti. Gidenlerin arkasından olumsuz şeyler söylemek mümkün değil. Hepsi de iyi niyetle çalıştılar, başarılara katkı sağladılar. Hiçbirine, ‘Takımlarını sattı!’ diyemeyiz. Özellikle de Serkan için. Şahsen onun gidişini ‘kayıp’ olarak görüyorum. Futbolculuk yaşantılarını başka kulüplerde sürdürme kararını verenler içinde ‘rekabetten çekinenler’ olduğu gibi teknik adamlara kırılmış olanlar vardır... Futbolcu piyasasında da geçerli olan ‘arz-talep’ kanununudur. Bu piyasadaki dengesizlik zaman gelir fiyatları anormal düzeye çıkartır. Dış transferin serbest bırakılması fiyatları dengeler... Son söz: ‘Yaşamda kimse vazgeçilmez değildir...’
|
DÜNYACA ünlü futbol antrenörü Helenia Herreria’ nın çok beğendiğim bir sözü vardır. Hemen her transfer ayı geldiğinde hatırlarım. Arjantinli bu ünlü teknik adam bir konuşmasında, futbolcu transferini evliliğe benzeterek ‘ Her iki beraberliğin de sonunda mutluluk garantisi yoktur !?’ diyordu... Bana göre çok haklı ve yerinde bir benzetiş... Kendi yakın çevremizde ve spor dünyasında büyük heyecan ve coşkuyla başlayan nice birlikteliklerin, hüsranla sonlandığına şahit olmadık mı? İşte onun için gerek evlilikte ve gerekse de sporcu transferlerinde çok ince eleyip dokumalı, sonu hüsranla bitecek pişmanlıklar yaşanmamalıdır. Gittikçe büyüyen futbol ekonomisi içindeki rantlar, gerek kulüp yöneticilerini, gerekse futbolcu menajerlerini daha dikkatli davranmaya yöneltti. Teklif edilen paranın büyüklüğünden ziyade, onun tahsil edilip-edilemeyeceğinin garanti edilmesi ön plana çıktı. Ülke imajı yanı sıra kulüplerin piyasadaki ‘kredisi’ çok önem kazandı. Artık herkes, istekli kulüplerin FIFA’daki ‘iftiharlı dosya’ sayısına bakıyor... Böyle bir ortamda Fenerbahçe, kulüp olarak büyük bir transferi gerçekleştirerek alkışı hak etti. Bir yıl önce yaşanan o ‘ travmanın’ etkisini atlatıp, ‘100. yıl stresi’ içinde, kazanılan şampiyonluğu taçlandıran bir transfer oldu Roberto Carlos’un gelişi... Dünya devi Real Madrid gibi bir takımda Di Stefano’dan sonra ikinci ‘Efsane futbolcu’ olmayı başaran büyük yıldız Roberto Carlos’un Fenerbahçe forması giymesi, hem kulüp hem de ülke tanıtımı açısından önemlidir. Geçmişi başarılarla dolu, olağanüstü kariyeri yeni takımında başarılı olabileceğinin teminatıdır ama garantisi değildir. Burada aslı büyük görevi, teknik kadronun oyun kurgusundaki isabet, takım arkadaşlarının vereceği olumlu destek ve en önemlisi de Fenerbahçe taraftarının kendisini coşkuyla kucaklaması olarak görüyorum. Günümüz futbolunda önemli olan ‘takım’ olabilmektir. Starlar, oyunun süsü, bazıları itici gücü, becerikli ayaklar da işi bitirenlerdir. Unutmayalım, bir takımda kimse ‘vazgeçilmez’ değildir.
|
BELKİ futbol dünyamızın ‘süper futbolcular’ sınıflandırılmasına girecek üstün klasta bir futbolcu değildi. Amma onun futbol camiası içindeki sayıları gittikçe azalan ‘Adam gibi adam!’ kişiliğini kimse tartışamaz. Uzun yıllar başkentin köklü takımı Gençlerbirliği’nde top koşturup, genç yaşında takım kaptanlığını yaptıktan sonra, en olgun çağında Fenerbahçe’ye gelen Ümit Özat’ın, Saracoğlu’ndaki veda gecesi unutulmayacak görüntülerle anılarımızda kalacak. Bir yanda kazanılan ‘Şampiyonluğun’ sevinç gözyaşları, kaptanına veda eden onbinlerin hüzün gözyaşları vardı. Ümit, sahada, onu bağırlarına basan vefakar Fenerbahçe taraftarları tribünlerde, daha fazlası da ekran başında göz yaşı döküyordu. Büyük Fenerbahçe taraftarı, bu muhteşem vedayı hak eden kaptanını uğurluyordu. Aslında Ümit Özat, bu muhteşem veda törenini hak etmiş bir sporcuydu. 6 yıl süreyle Fenerbahçe formasını giyerken, tam bir profesyonel gibi davranmış, teknik adam ve yönetime sorun olmamış, verilen her görevi iyi niyeti ve olanakları ölçüsünde başarmaya çalışmıştı. Her sezonda ortalama 30 maç oynayarak önemli bir rekorun sahibi oldu.Dünya futbolunu yakından izleyip, kendi istatistiklerini tutturup, maç sonu kasetleri izleyerek kendi eleştirisini yapacak ve yenilemeye çalışacak kadar mesleğini severdi.
|
FENERBAHÇE’NİN büyüklüğü; ne şampiyonluk, ne de kupa büyüklüğü değildir. O çok başka bir büyüklüktür, adı konulamaz!.. Ne de güzel söylemiş İslam Çupi ustamız... Şükrü Saracoğlu Stadı, dün akşam tarihi günlerinden birisini yaşadı. Fenerbahçe’yi bağrına basan binlerce taraftar, 17. şampiyonluğun tacını Federasyon Başkanı Haluk Ulusoy’un elinden alan Ümit Özat’ın, gelecek sezonun kaptanı Tuncay Şanlı ile birlikte kupayı havaya kaldırırken, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Kolay değil... Fenerbahçe sezon boyunca bir çok tatsız olayla mücadele etmek zorunda kaldı. Ancak bunlara girmek istemiyorum. Size gözlemlerimi anlatmak istiyorum... Saracoğlu’nu dolduran binlerce taraftarın içindeki Fenerbahçe aşkı, gerçekten de İslam Çupi ustamızın anlattığı gibiydi. Statta binlerce taraftar, ekranları başındaki milyonlarca Fenerbahçeli, 100. yılda elde edilen 17. şampiyonluğu gönüllerince kutladı. Karşılaşmadan saatler önce Şükrü Saracoğlu Stadı’nı tıklım tıklım dolduran taraftarlar, her hareketiyle gözleri dolduran görüntüler sergiledi. Dün akşamın bir başka ‘ağlatan’ yanı daha vardı... Ümit Özat!.. Fenerbahçe’de oynadığı süre içerisinde yaptıklarına rağmen eleştirilen kaptan, dün akşam gözyaşları içinde Fenerbahçe’sine veda etti. Ümit’in gol atmasına ben gerçekten çok sevindim. Her şeye rağmen içindeki Fenerbahçe sevgisinden asla vazgeçmeyen kaptan, omuzlar eşliğinde sahayı terk ederken, kendisi gibi yüzlerce Fenerbahçe taraftarını da ağlatıyordu. Ümit Özat’a Köln macerasında başarılar diliyorum... Değinmek istediğim bir konu daha var... O da Pierre Van Hooijdonk... Fenerbahçe’ye gelişi de, gidişi de olay olan Hollandalı yıldız, 100. yılında 17. şampiyonluk kupasını Şükrü Saracoğlu Stadı’nda kaldıran Fenerbahçesi’ni yalnız bırakmamıştı. Gerçekten helal olsun... Hooijdonk’un bu vefası gerçekten ayakta alkışlanır. Ve ben inanıyorum ki bir gün mutlaka Hooijdonk, Fenerbahçe Teknik Direktörü olacak...
|
19 Mayıs gibi bizler için çok anlamlı bir ‘günün’ gecesine düşen bu ‘Kara leke’ batıya açılan pencere olduğu iddiası ile yıllardır kendi kendilerini avutan bir camianın asırlık mazisinin üzerini silinmeyecek şekilde kapladı. Toplum psikolojisi ile oynayarak, toplulukları kendi amaçları istikametinde yönlendirmeye alışan fırsatçılar, bir gün bu silahın geri tepebileceğinin hesabını hiç yapmadılar. Ali Sami Yen Stadı’nda yaşananlar için kimse ‘organize bir eylem değildi !...’ demesin... Günlerden beri ‘stadı süslemek’ bahanesiyle tribünlere yapılan yığınaklardan haberleri olmadığını söyleyenlerin yalanlarına kimse inanmıyor. Galatasaray yönetimi ve başkanları kendi statlarında bile rahat maç izleyememenin aczi içinde, kime ‘Dur !..’ diyebilecek güce sahip ki!? Oynayacakları her takımın en tehlikeli futbolcusuna, bir hafta öncesinden sanal ‘transfer teklifi’ yapmaktan utanmayanların, etik değerlerden söz etmeye ne hakları olabilir ? Verdiği ‘eksantrik’ beyanatlarla, medyanın gündemine girmekten büyük keyif alan, ‘sorumsuz- sorumluların’ yaşanan çirkinliklerin tetikçisi olduğunu toplum görüyor. Sanki Fenerbahçeliler’in bir talebi varmış gibi, ortaya atılan bir ‘Alkışlama ‘ önerisini, ağızlarına dolayıp, yaşadıkları depresyondan kontrolünü kaybetmiş taraftarlarını ‘tahrik amaçlı’ kullanırken, akılları neredeydi? TV ekranlarından tüm dünyaya yayınlanan görüntüler, olayları hiçbir yalanlama ve saptırma şansı bırakmıyor. Açığı, kapalısı, numaralısı ve hatta VİP’i ile tüm tribünlerin katıldığı bu eylem için , kimse ‘bir kısım taraftarın yaptığı...’ lafını da edemez. Kendi taraftarıyla barışık olmayan yönetim, başta Adnan Polat olmak üzere, bu defa kendi yaktıkları ateşin içinde kaldılar... İlk yarıdaki maçta alnındaki çizikten sızan kanı silmeyerek, saatler boyu ‘Savaş gazisi’ edasıyla ortalıkta dolaşan Erick Gerets, bu davranışındaki tahriki unutmuş, şimdi yaşananları ‘Barbarlık’ diye ayıplayabiliyor !... O ‘batıya açılan pencerenin’ evlatları, polisle çatıştılar, kendi aralarında kavga ettiler, hatta polis havaya ateş etmek zorunda bile kaldı. Barbarlar bu kadarla yetinmeyerek, koltukları tahrip edip, kendi statlarını bile yaktılar. Yaşananlar terörden de öte adeta bir ‘cinnet ‘ belirtisiydi
|
DÜNYANIN üçüncü büyük derbisi olarak kabul edilen Fener-Galatasaray mücadelesi daha başlamadan tribünlerden atılan pet şişe Devid’in gözünün üstüne geldi. Halbuki Fenerbahçe şampiyon olmuş, Galatasaray’ın Şampiyonlar Ligi’ne katılma şansını sürdürebilmesi için mutlak kazanması gerekiyor. Daha seramoni yapılırken, Fenerli oyuncuların üzerlerine pet şişe yağdı. Sanki Galatasaray taraftarları yetkili birisi tarafından bu olayları yapması için örgütlenmiş. Türkiye’de bunlar yaşanırken, iki hafta önce İngiltere’de şampiyonluğu garantileyen Manchester United, takipçisi Chelsea’liler tarafından alkışlanmıştı. Demek ki böyle bir olayın Türkiye’de olması için nice yılların geçmesi lazım. Bence bizde böyle olayların yaşanmamasının suçu yöneticiler ve sahadaki oyuncularda. Gelelim maça... Fenerbahçe sakin, daha derli toplu, şampiyonluğun verdiği rahatlık içinde oyuna başladı. Belli ki Fenerbahçe şampiyonluk sarhoşu olmasına rağmen maça iyi hazırlamış. İlk yarıda Serkan’ın Ayhan tarafından düşürülmesi yüzde yüz penaltı. Her halde bu pozisyon hakem Bülent Demirlek’in gözünden kaçtı. İlk yarıda Fener futbol oynamak için sahada her şeyi yapmaya çalışırken, buna karşın Galatasaraylı oyuncular sanki savaşa hazırlanmış gibilerdi. Hele bir tanesi Ayhan’ın, Aurelio’ya yaptığı hareket var ki, bir insanın başka bir insana yapacağı cinsten değildi. Buna rağmen Fenerbahçe iyi oynayıp, Lugano ve Edu’nun golleriyle ilk yarıyı 2-0 önde kapatmayı bildi. İkinci yarıda Galatasaraylı taraftarlar sahaya yine yabancı madde yağdırdı. Hakem Bülent Demirlek, 56’da soyunma odasına gitti. Bana göre ilk yarıda bunu yapmalıydı. Çünkü sahaya sürekli yabancı madde yağdı. Bu arada anons yapılmaması da şaşırtıcıydı. Galatasaraylı yöneticilerin de bu kadar olay olurken yerlerinden kalkmaması da çok garibime gitti.
|
SÜPER Lig’in bitimine iki hafta kala, ilginçtir, sadece 2 takımın durumu belli oldu: Fenerbahçe birinci, Sakaryaspor sonuncu! Şampiyonluğunu iki hafta öncesinden ilan eden Fenerbahçe, bu gece son derbi için deplasmanda ezeli rakibi Galatasaray’la oynuyor. Önceden ilan edilen ‘şampiyonluk’, maçın tansiyonunu büyük ölçüde düşürmüş olsa da, ezeli rekabetin o sönmeyen ateşinin yanı sıra, Galatasaray’ın ‘Şampiyonlar Ligi için’ ikinciliği kovalaması, sahadaki mücadeleyi ‘Dostluk maçı’ havasının ötesine taşır. Bence Fenerbahçeliler’i rehavet havasından çıkartacak tek faktör var. O da tribünlerdeki G.Saray seyircisinin, onlara karşı sürdüreceği ‘agresif’ tutumudur. Bir de kafama takılan şu ‘rakibi alkışlama’ konusuna değinmek istiyorum. Futbolcusu olsun, yöneticisi olsun Fenerbahçe camiasından gelmeyen böyle bir talebi, gündeme taşıyan sadece bir kısım medyadır. Aslında , kimse kimseden ‘zoraki alkış’ istemiyor ki zaten!.. Sezon boyu akıttıkları terlerle kazandıkları ‘helal şampiyonluğun onuru’ ile kendi camiasının alkışı futbolcu kardeşlerime yeter de artar bile!..
|
|
|